Şerif Erginbay’ın blogunda okuduğum Edip Cansever alıntısı üzerine…
Demek oluyor ki şair, en önce bir özümleyici; kendinde var olan bir şiir ortamına, ya da bir şair duygusallığına bazı düşünceler katmadan edemiyor; onlarsız yürütemiyor şiirini. Ayrıca, önce edindiği, sonra da şiirine ulaştırdığı bu düşünceler yok mu, onları gizleyip belli belirsiz bir hale getirmeyi de ustalık sayıyor. Okuyucuya gelince, onun durumu başka : O şairin düşüncelerinden çok, bu düşünceleri saklayan duygularla oyalanıyor. Şiir diye yüzeyde kalan bir görünüşü benimsiyor. Böylece duygulandırma dediğimiz, şiirin herhangi bir niteliği değil de, şartı olup çıkıyor.
Demiş Edip Cansever.
Üstat şiir yerine sanat, şair yerine sanatçı deseymiş de yerinde olacakmış. Zannediyorum ki en amatöründen, profesyoneline; en ilkelinden, en gelişmişine sanatçıların hepsi düşüncelerini ifade etmek için oturuyorlar eserlerinin başına. Hepsi düşüncelerini estetize etmeye, düşüncelerini kişisel algılarıyla, duygularıyla harmanlayıp yeni, bambaşka bir şey yaratmaya çalışıyor. Kimisi takıntılarını gizliyor sanatının ardına(Dali), kimisi dünyaya olan öfkesini kusuyor(Picasso); kimisi hayallerini(Stephen King), kimisi felsefesini(Neil Gaiman) kaynak olarak kullanıyor, kimisiyse korkularını yazıyor (Orwell). Kimisi bizi korkutuyor(Poe), kimisiyse ufak bir köyden çıkıp savaşa gidenleri anlatıyor bizlere(Tolkien). Ama hepsi düşündüklerini, gördüklerini anlatıyor. Tolkien yeni bir dünya yaratıyor derdini anlatmak için, Poe ölen kadınları estetik ve korkutucu buluyor, Orwell büyük biraderden duyduğu korkuyu paylaşıyor, Gaiman kendi mitlerini oluşturuyor, King adet döneminde olan mistik kızları hayal ediyor, Picasso bölük pörçük ruhumuzu, savaştan tiksintisini, Dali Hitler’in poposuna olan sempatisi aktarıyor…
Peki bizler ne yapıyoruz? Bir şeyler üretmeye yaratmaya çalışan gençler olarak bizler de düşüncelerimizi, duygularımızın peşine katarak bir şeyler yaratmaya çalışıyoruz. Ailemiz şimdi yazar olamazsın; bir şeyler başar, alanında en iyi ol sonra yazarsın dediğinde, ortaçağda yazabilmek için ailesinin evinden kaçıp bir manastıra sığınan çocuğun hikayesini yazıyoruz (ben yazdım:)), yaşadığımız şehre hakim olan memur havasından sıkıldığımızda düşünüp taşınıp bu memurluğun kaynağının insanlar olduğuna karar veriyor ve blogumuza bir yazı ekliyoruz. Bazen canımız taşlamak istiyor, durmuyor yazıyoruz. Bazen bir önyargıdan kurtulmak için, kurtarmak için yazıyoruz, bazense bir şeyleri tanıtmak için. Zaman zaman kızıp da yazıyoruz, hüzünlenip de.
Ne yaparsak yapalım, ne düşünürsek düşünelim estetik yapmaya çalışıyoruz. Belki başarıyoruz, belki başarısız oluyoruz. Ama en önemlisi durmadan çabalıyoruz. Adı sanat olsa da olmasa da, düşüncelerimizi bize estetik gelen bir dille anlatmaya çalışıyoruz. Düşüncelerimizi, duygularımızla dans eden kelimelerin arasına gizliyor, birilerinin bu düşünceleri, duyguları teker teker süzüp anlayacağını umuyoruz.
Bazense, bu yazıda olduğu gibi, yalnızca yazmak için yazıyoruz. Ustalaşmaya çalıştığımız sanat için, yalnızca beynimizden süzülen harfleri görebilmek için.
Kalın Sağlıcakla…
Evren demiş ki:
Merhabalar, benim ismim Evren
Öncelikle nasıl cesaret ettim bilmiyorum ama sanırım sabahın ilk saatleri olmasından olsa gerek, Edebiyat günlükleri ileilgili çağrınıza bende destek vermek istedim. Tabi ben istedim ama tam olarak sizin kafanızdaki şeye uyan bir günlük müdür benimki bilemiyorum.
5 seneden beri Sıklıkla deneme yazıyorum, bunları çoğunu daha öne Blogger’da yayınlıyordum fakat kısıtlamalardan sıkıldığım için WordPress kullanmaya başladım ve tüm içeriği olmasa da bir kısmını buraya aktardım.
Günlüğüm genelde denemeler, toplumsal konular ve fotoğrafla alakalı şimdilik, siyaset ile ilgili de yazmayı planlıyorum fakat zaman yoklugundan pek fazla üretken olduğum söylenemez. Sözlük yazarı olarak da yazı yazdığımı eklemek isterim.
Bu arada benim günlüğüm,
http://dismenore.wordpress.com
Çağrınız Edebiyatçılar için olsa da ben bu çağrınıza Edebiyatçı olarak katılıyorum diyemiyorum, zaten tam da bu yüzden utanarak yazdığımı belirttim.
Cevabınızı yine de bekliyorum, sıkılmadan : )
Öncelikle sabah olsun akşam olsun, uyku mahmuru olun ya da güne yeni başlamanın verdiği cesaretle hareket etmiş olun, cevabınız ve desteğiniz için teşekkür ederim…
Ayrıca cevabınızı sizden izinsiz olarak yeni bir yazı haline getirdiğim için de şimdiden özür dilerim. Yalnızca size yazdığım cevapta, bu projeyle ilgili düşüncelerimi netleştirecek birkaç ufak detay da aktaracağım için yaptım bunu…
Daha önceki yazımda tek cümleyle geçiştirdiğim bir tezi yarasıyla oynayan bir çocuk gibi kurcalamak, açmak istiyorum. Yazmakla ilgilenmeyen insanların, oturup saatlerce blog arayacağını düşünmüyorum. Kim olduğunu hatırlamadığım bir yazar zamanında biz iki bin yazar iki bin yazar için yazıyoruz demişti. (Sayıda hata olabilir tabii…) Ama elbette hepimizi okuyan, arkadaşlarımız, çevremiz, bizi şans eseri bulmuş okuyucularımız var. Önerdiğim projeyi hayata geçirirsek, bizler için ilk sonucu ortak bir okuyucu havuzuna sahip olmak olacak. Hem biz, bu projeyi hayata geçirenler olarak çok fazla efor sarfetmeden yeni yazar adaylarıyla tanışacağız, böylece yeni şeyler öğreneceğiz hem de okuyucularımızı binlerce blog arasında dolanıp, içinden kaliteli olanları seçme zahmetinden kurtaracağız.
Bunun yanında eğer 15-20 kişilik bir başlangıç grubu oluşturabilirsek (ki sizinle birlikte şu anda dört kişi olduk), diğer bloglarda da tanınacak ve pazarlamacıların “word of mouth” dediği yöntemle, okuyucu havuzumuzu bizlerin okuyucularından da öteye taşıyacağız.
Eğer birlikte çalışabilirsek, becerebilirsek yeni arkadaşlıklar edinecek ve kültür-sanat ortamının ezici rekabetinden kendimizi biraz olsun sıyırmış olacağız. Kim bilir belki yeni nesil yazarlar olarak sükse yapacak ve bugünün yazarlarının yerini alacağız.
Eğer yazan, yazmaya önem veren ve çabalayan arkadaşlar olarak birbirimizle aktif diyaloğa girersek, hepimizin stilleri gelişecek, hata yaptığımızda bize yol gösterecek, yazmaya çalışan herkesin zaman zaman yaşadığı yazıyorum ama ne için yazıyorum, kimse beğenmeyecek benim yazdıklarımı korkusuna kapıldığımızda, bizi motive edecek kültürel ortamımızı da oluşturmuş olacağız.
Belki de Türkiye’de bir zamanlar olan, zamanla solan, kültür sanat adamlarının birlikte takıldıkları, sohbet ettikleri ortamı yeniden yeşerteceğiz. Belki bloglarımızın ötesine geçip, Türkiye’de sanatla ilgilenen ya da ilgilenmek isteyen herkese yol gösterecek, abilerimiz, ablalarımızın da yardımcı olacağı, bizleri eğiteceği, ve bizim de onlardan aldığımız sanatsal birikimi, sonraki kuşağa devredeceğimiz bir oluşuma gideceğiz…
Beyni basan kara ruhlar bir araya geldiğinde, herkes kendi düşüncelerini eklediğinde yapabileceklerimizin, biz kendimiz koymadıkça, sınırı yok.
Seçim konuşması gibi oldu :)
Bence yazınsal kültürün tamamı edebiyattır. Aramıza hoş geldiniz…
Not: Evren’in mesajından sonra düşündüm ve projemiz olmasını arzuladığım projeyi internet ortamında kendini göstermeye çalışan diğer sanatçıları da kapsayacak şekilde genişletmeye karar verdim. Tabii becerebilirsek :)
İlk Yazı ‘mı okuyanlar hatırlayacaktır, benim kendi adımla yazdığım bir blogum da var. Ama iki bloguma da yazı yazmaya kalkarsam, hem ikisinde de içeriğim azalacak hem de bloglarımın kalitesi düşecek. Bu nedenle diğer blogumu şimdilik dondurmaya karar verdim. Tüm ilgimi bu bloga vereceğim. Bu nedenle blogun daha karakterli bir hale gelmesini istiyorum. Önceki başlığım ise açıkça görüldüğü üzere, dandik, üzerinde düşünülmemiş ve baştan savmaydı. Şimdi ki de baştan savma ama en azından benim karakterime ve geleneklerime uygun bir baştan savmalıkta. Bilgisayarımdaki en uzun .txt dosyasının adını taşıyor artık blogum: Karalamalarım.
Bilgisayarımdaki karalamalarım.txt dosyasında da farklı bir şey yapmıyorum sonuçta. Aynı özenle yazıyorum, aynı şekilde dertlerimi anlatıyorum. Yalnızca benden başkasına okutmuyorum…
Neyse efendim, bir başlık değişimi için bu kadar lakırdı yeter. Başlığımı değiştirdim, hayırlı olsun.
**** Edit: Başlığımı yine değiştirdim. Bu sefer son, artık böyle kalacak. Basit, düz, sade ve amaca yönelik: Yazılarım
Eğer pazarlama bloglarını okuyorsanız fark etmişsinizdir, pazarlama blogları birbirlerini tutar ve diğer arkadaşlarına yönlendirir sizleri. Üstelik bu amaçla kadınların altın günü gibi bir şey bile düzenlemişlerdi. Her hafta bir gün, bir blog yazarı o günkü yazısını diğer pazarlama bloglarındaki arkadaşlarının yazdıklarını kendi okuyucularıyla paylaşmaya ayırıyordu. Yaptıkları bu iş bana pek çok kaliteli blog kazandırdı. O kaliteli bloglarsa benim pazarlama ufkumu, fikirlerimi çoğalttı.
Bugün, Sergüzeşt ‘in yorumunu okuduktan sonra neden Edebiyat dünyasında bizler de aynı işe kalkışmayalım dedim. Neden bizler de içeriklerimizi birbirimizle paylaşmayalım, okuyucularımızı, bloglarımızı paylaşmayalım. İnternet dev bir ağdan ibaretse neden içerisindeki edebiyatçı örümcekler olarak bizler de kendi ağımızla katkıda bulunmayalım… Tek bir neden olabilir, bizi bu işi yapmaktan alıkoyacak: Yazarların egoist doğası. Eğer egoizmimize yenik düşmezsek, eğer birbirimizle iletişime geçer ve birbirimizin içerisinde yeni tür bir edebiyat yeşertebilirsek tek başımıza debelenirken başaracağımızdan daha büyük, daha olgun işler becereceğimizi düşünüyorum.
Sonuçta edebiyat bloglarını arayan insanlar yine bizleriz, yalnızca bizler kendimiz gibi insanlar bulma arayışına düşüyoruz. Diğerleri bize bir şekilde rast geliyor. Eğer bu işin üstesinden gelebilirsek, eğer benden başkaları da olur bu iş derse; yapacaklarımız hem bizi daha iyi yazmaya teşvik edecek, hem de bize daha çok okuyucu sağlayacaktır.
Ne dersiniz? Birlikte bir edebiyat projesi yaratalım mı? Fikirlerinizi paylaşmanızı umut ediyorum.
Not:Biliyorum, bu blogum çok yeni ve böyle bir projeye kalkışmak için erken. Ama böyle bir projenin alt yapısını hazırlamak sanıldığı kadar kısa sürmüyor. Üstelik tahmin edebileceğiniz gibi 3-4 yıllık bir pazarlama, tanıtım geçmişim de var.
Ayrıca Oğuz’a da daha ilk günümden destek olduğu, olmaya devam ettiği için teşekkürler.
Şehir, insanlardan önce uyanır. Eğer insanlar koşuşturmaya başlamadan önce kalkar, sokağa çıkarsanız şehrin asıl yüzünü, günün en büyülü zamanını görebilirsiniz. Belki de yarın, şehrin huzurunu bozmak pahasına, onun kendine ayırdığı zamanı çalmak pahasına bu büyüyü tatmalısınız…
Buz gibi güz havasını ciğerlerine çekti. Ankara’nın en çok bu halini seviyordu. Güvenlik caddesinden aşağıya yürüdü, askerlerin henüz toplamadığı kuru yaprakları dağıtarak. Kulakları çıtırdayan yapraklarla şenlendi. Gün içerisinde vasat bir memura benzeyen Ankara, ona çok farklı gözüküyordu şimdi. Yaşanabilir olmuştu şehir, hatta sevilebilir…
Meclis Parkı’na vardığında betondan banklara oturdu. Bir önceki gece sefa sürmüş fakir takımının artıklarını fark etti. Kalktı ve ezilmiş bira kutularını çöpe attı. Bir diğer banka takıldı gözü. Belki de dün akşam burada, sevişebilecek yerleri olmayan bir çift, ufak kaçamaklarını gerçekleştirmişti. Kim bilir…
Adımları Kızılay’a yöneldiğinde açlık, doldurulması gereken bir midesi olduğunu hatırlattı. Cebindeki bozuklukları çıkardı; 1,75. Gülümsedi, son parasını karnını doyurmaya harcayabilirdi. Nasılsa arkasındaki çanta okunacak kitap doluydu. Atatürk Bulvarı’ndaki üçgen prizma’dan akan suların donduğunu fark etti. Durup fotoğrafını çekmek istedi, ama bir fotoğraf makinesi yoktu. Görüntüyü zihnine kazımakla yetindi. Altgeçitten karşıya, Orman Bakanlığının arkasındaki yoldan ise Olgunlar’a geçti. Şehrin büyüsünün solmaya başladığını fark etmişti. Bu yüzden aceleci adımlarla oradan oraya koşturan, gözleri uykudan ya da uykusuzluktan şiş insanları görünce şaşırmadı. Yelken Büfe’ye gidip bir sosisli istedi, düzensiz beslenmesinin yaşlanınca sorun yaratacağını düşünerek…
…
Hayatı besleyenler, diğer insanların iyiliği için çalışanlar uyanmışlardı ve işlerinin başındaydılar. Ama şehrin geri kalanı yataklarından yeni yeni kalkıyordu. Önünde 230 Beytepe Öğrenci Kampüsü yazan otobüse binerken, yarım saat sonra oluşacak devasa sırayı ve hayatları boyunca sıra beklemek zorunda kalacak zavallı öğrencileri, insanları düşündü. İnsanoğlunun kendi için biçtiği kadere lanet okudu, kısa bir an için sosyalist düşünceler geçti aklından. Sonra omzunu silkti. Her zamanki gibi kitabını çantasından çıkardı. Gözleri kağıdın üzerinde kayarken zihninde tek bir cümle belirdi:
Sen okumazsan, ben okumazsam nasıl çıkar yeni yazarlar piyasaya…
Az önce yazdığım yazı büyük bir fırtına yarattı zihnimde. Kıyıya vuran dalgalar gibi düşüncelerim. Siyahın büyüsünü yaşıyorum içimde. Bu kısa yazı neden yazar olmak istediğimi hatırlatsın. Gün gelip ilk kitabımı elime aldığımda, bugün çektiğim sıkıntılara katlandıran, devam etmemi sağlayanın ilk kitabımın hayali olmadığını vursun yüzüme.
Zihnimde dans eden kelimelerin yaydığı coşku için herşeyden vazgeçerim…
Bugünlük bu kadar, yarın görüşmek üzere!
Günlerdir yazamıyorum. Aklıma bir kaç ay önce başladığım ama sonra çok çiğ oldu diye ara verdiğim romanımdan başka bir konu gelmiyor çünkü. Çünkü kalemimi elime aldığımda yalnızca o diğer dünyadaki adam; ben bu dünyadan sıkıldıkça parça parça oluşan karmaşık ve kusurlu dünyasında kendine çıkar yol arayan adam akıyor damarlarımdan. Damarlarımda akan kan kararır ve kalemimin ucundan kağıda dökülürken bu dünyadaki can sıkıntımdan arındıyor beni, karşılaştığım haksızlıkları unutturuyor, aldatmacalardan kurtarıyor.
Adam hikayesini bana anlatmaktan sıkıldığında, kalkıyorum az önce onun anlattıklarını yazdığım sayfaların başından. Bilgisayarımın önündeki rahatsız koltuğa oturuyorum. Bembeyaz sayfaya bakıyorum sözümü tutmak için, sizlere bir kaç satır yazmak için. Ama nafile oluyor bu çabam. Gündelik hayattan o kadar iğreniyorum ki eleştiremiyorum bile. O kadar boğuyor ki beni yaşam, sıkıntılarımı ortaya atmak, onu tekmelerinize açık halde bırakmak bile zul geliyor. Ama sanmayın ki bu can sıkıntısı yaradılıştan…
Aslında eğlenceli bir insandım ben, hayat beni en zor sınavlarıyla karşılaştırmadan önce. On yaşımda annemle babam boşandığında bile hayatımın renklerine sahip çıkabilmiştim. Dünyanın gereksiz düzenine ayak uydurmam beklendiğinde bile hayatımın renklerine sımsıkı sarılmış ve bu renklerin beni diğerlerinin önüne taşıdığının farkına varmış sevinmiştim. Yirmi iki yaşındayım, hayatım renklerim sayesinde elde ettiğim başarılarla doldu. Ama, sonunda renklerim hayal kırıklıklarıyla soldu. Tek bir renk kaldı geriye, kelimelerimi belirginleştiren tek ton; yüreğimdeki, zihnimdeki boşluk kadar, uzay kadar karanlık… Siyah.
Elimden almaya kimsenin gücününün yetmeyeceği tek renk kaldı. Yalnızca, damarlarındaki kanın hakkını vererek, zihnindeki elektronları oradan oraya savurarak yaşayanların sahip olabileceği, kıskanç çoğunluğun asla sahip olamayacağı tek renk…
Karanlık ruhlara selam olsun!
Bloguma yazılarımı ecto üzerinden aktarmayı düşünüyorum. Eğer bu yazıyı görüyorsak, ecto doğru şekilde çalışıyor demektir.
Merhaba,
Blog yazmaya yeni başlamış biri değilim. Aslında bir süredir kendi ismimle yazdığım bir bloga da sahibim. Ancak takdir edersiniz ki kendi isminizle yazdığınız bloglar sizi kısıtlıyor. Arkadaşlarınız okuyor onu, aileniz, sevgiliniz. Ne yazarsanız yazın yorum yapmak zorunda hissediyorlar. Sizin ne yaptığınızı merak eden arkadaşlarınız varken, onlar sürekli blogunuza girip okurken blogunuz hakkında topladığınız veriler de boşa gidiyor çoğunlukla. Amacınız yazdıklarımı etrafımdaki insanlar okusun ve beni alkışlasınlar ise kendi isminizle yazdığınız bir blog gerçekten işe yarıyor. Ama benim amacım bu değil. Aksine ben etrafımdaki insanların beni alkışlamasını istemiyorum. Hatta etrafımdaki insanların yazılarım hakkında yorum yapmasını dahi istemiyorum. Ben, beni hiç tanımayan insanların, beni takip etmeye yalnızca yazdıklarımı okuyarak karar vermiş insanların yorumlarını merak ediyorum. Çevrem sürekli yorum yaparken onların yorumlarını alamadım ne yazık ki. Çevremdekiler blogumu keşfetmeden önce vardı bir kaç okurum, yorumları bana güç veriyordu, beni daha iyi şeyler yapmaya yöneltiyordu. Ama blogum çevremdekiler tarafından istila edildiğinde bitti bu durum, çevrem gerçek okuyucularımı öldürdü.
Derdimi uzun uzun anlattığımı düşünüyorum. Neden kendi ismimle değil de Daring Owl gibi tırt bir nickname’le yazdığımı anlamışsınızdır artık. Şimdi gelelim blogumun formatına ve neden blog yazdığıma. Aslında blogumun formatı olmuyor benim, daha çok aklıma gelen ve paylaşmak istediğim her şeyi yazıyorum. Denemeler yapıyorum. Daha önce hiç yazmadığım şeyleri yazmaya çalışıyorum blogumda. Bir de hayatta gördüğüm ve insanların bir kısmının göremediğini fark ettiğim ayrıntıları hikayeleştiriyorum. Başka da bir şey yapmıyorum aslına bakarsanız. Peki neden blog yazıyorum? Blog yazıyorum çünkü bir yazar olmak istiyorum. Üstelik çevrenizde göreceğiniz, ben yazıyorum abii, yazar olacağım ben tarzı bir adam da değilim. Gerçekten yazar olmak için hayatındaki bazı şeylerden vazgeçen, yazar olabilmek için oturup ciddi ciddi çalışan azınlıktanım ben. Blog’u ise beni okuyan insanların düşüncelerini almak için yazıyorum. Blogum aracılığıyla denediğim tarzların beğenilip beğenilmediğini anlamak için yazıyorum. En son olarak bu blogu bakalım beni tanımayan kaç kişi blogumu takip edecek diye yazıyorum.
Umarım amaçlarıma ulaşabilirim.
Umarım desteğinizi hak edebilirim.
Sevgilerle…